
Çetin ALTAN
Şeytanın gör dediği
Neden "gelişmiş"lerin gündeminde "darbe" söylentileri bulunmaz?
Cumhurbaşkanlığı seçimi arifesinde siyasal arena yine toz duman içinde. Cumhuriyet'in temel ilkelerine kastedildiği gerekçesi ve öfkesiyle "askeri bir darbe"ye bile özenmiş bulunanların adları, kendi özel defterlerine düştükleri kayıtlar ve bu konuda medya yorumları, kıvılcımlanıp durmakta.
* * *
Ta 1622'deki "Genç Osman vakası"ndan bu yana yaşadığımız, çeşit çeşit dönemlerin kanlı siyasal depremleri; maalesef ekonomik rakamlarla da netleştirilmiş bilimsel bir süzgeçten yeterince geçirilmedi.
O nedenle de, hâlâ daha sürüp gitmekte "onlar-biz" ayrımları ve bir türlü noktalanamayan "darbe" dedikoduları.
* * *
III. Selim'in de aklı takılmıştı "onlar-biz" ayrımına, II. Mahmut'un da, Sultan Mecit'in de, Cumhuriyetçiler'in de...
"Onlar"da ne varsa, bizde de olmasına özenilmiş; "onlar"ın lise eğitimi, matbaaları, gazeteleri, tiyatroları, öykü ve romanları, resim ve heykelleri, operaları, baleleri; bizde de gerçekleştirilmek istenmişti.
* * *
Ve asla araştırılmamıştı oralarda lise eğitiminin kaç yıllarında ve neden tomurcuklandığı; oralarda tiyatro sanatının hangi pınarlardan akıp geldiği ve nasıl finanse edildiği; oralarda matbaanın ve gazetenin hangi tarihte ve hangi ihtiyaçlardan günlük hayata katıldığı...
Opera, bale, resim ve heykel sanatı için de öyle.
* * *
Madem oralarda bunlar var, bizde de olursa çağdaşlaşabiliriz sanılmıştı.
Toprak köleliği üstünde devleşmiş aristokrasiyle; evrensel müminleri sayesinde zenginleşmiş kilisenin, "rönesans"ı nasıl suladıkları ve halk yığınlarının hangi teknolojik nedenlerle burjuvalaşmaya başladığı gözlerden kaçmıştı.
* * *
Cumhuriyetçiler ise, köylülüğün eğitimle aşılabileceğini sanmışlardı. Oysa köylülük, ancak üretim biçimlerindeki değişimle aşılabilirdi.
* * *
Tarihsel bir sınıfsallık çatışmalarının çizelgesiyle bilincinden, bugün dahi yoksunuz.
"Kışla" parfümlü bir siyaset ile "cami" parfümlü bir siyaset gerilimi; gerçekte "kentli-köylü" zıtlaşması.
* * *
Sorun da şu:
- Neden kentlilik "kışla" parfümlü de, "kazanç" parfümlü değil? Neden köylülük "cami" parfümlü de; 1870'lerde olduğu gibi, havaya kalkmış sol yumruklarla "sendika" parfümlü değil?
* * *
Kaldı ki modern teknolojinin iletişim ve ulaşımda sağladığı aşama sayesinde, artık yeni bir döneme ve küreselleşme sürecine geçilmiş.
Türkiye'nin siyasal nutuklarında ise, hâlâ daha "onlar-biz" ayrımı sürüp gitmekte.
Ve "yaşam kalitesi" açısından nasıl olup da, Yunanistan'ın 65 basamak altına düşülmüşlüğünden hiç söz edilmemekte?
* * *
Washington'un baskısıyla, 1945'te -dış politikada aynı rotaya sahip olma koşuluyla- çok partili döneme geçildikten ve 1950 seçimlerinde de DP iktidara geldikten sonra; toplanan CHP VIII. Kurultayında, İsmet Paşa'nın Genel Sekreterlik için adayı Nihat Erim'di.
Ama Kurultay, Kasım Gülek'i seçmişti Genel Sekreterliğe.
* * *
Kasım Gülek de bir basın toplantısı yapmıştı. İstanbul basınının Ankara temsilcileri bir yığın soru soruyorlardı kendisine.
Bendeniz ise o yıllarda, iktidardaki değişiklikle Anadolu Ajansı'nı da elinden kaçırmış bulunan CHP'nin, usulca desteklediği özel bir haber ajansında da çalışıyordum.
* * *
İstanbul gazeteleri, kendi Ankara muhabirlerinin verdikleri haberler yanında, bizim ajansın verdiği haberlere itibar etmiyorlardı.
Bendeniz de değişik bir yöntem kullanmaya başlamıştım. Basın toplantılarında, hangi gazetecilerin hangi soruları sorduğunu, adları sanları ve sorularıyla yazmaya başlamıştım.
* * *
Kasım Gülek'in basın toplantısında da, çok ünlü bir gazeteci şöyle demişti:
- Siz bizi, sürekli DP'yi tutmakla suçluyorsunuz ama, biz CHP içinde askeri bir darbeden bile bahsedenlerin bulunduğunu bildiğimiz halde, bunları yansıtmıyoruz.
Kasım Gülek:
- Yok canım olur mu öyle şey; falan demişti.
* * *
Bendeniz de aynen yazmıştım, o ünlü gazetecinin Gülek'e neler söylediğini.
Bizim haber gazetelerde yayımlanınca, Ankara'daki bütün muhabirler toplanmışlar ve Gülek'in basın toplantısında asla böyle bir şey konuşulmadığı konusunda bir açıklama yapıp imzalamışlardı. Gülek de imzalamıştı açıklamayı.
* * *
Savcılık bendenizi sorgulamaya çağırmıştı. Nereden nasıl uydurmuştum "askeri bir darbeden" söz edildiğini?
Neyse ki, ortak açıklamayı imzalamış olan gazetecilerden biri, yine kendi imzasıyla aynı konuşmayı yazmıştı gazetesine.
* * *
Savcıya o gazeteyi göstermiştim. Savcı, aynı gazetecinin, imzalı olarak yazdığı haberde "darbe konuşması"nı doğrulayıp; böyle bir konuşmayı yalanlayan açıklamayı da imzalamış olmasına şaşmış ve bendeniz için "takipsizilk" kararı vermişti.
* * *
Aradan geçti yarım yüz yılı aşkın bir zaman... Siyasal arenada yıldırımlar patlıyor işte yine...
Köylü-kentli dalaşı bitecek gibi değil ve çalkantılar da gitgide daha köpükleneceğe benziyor.
c.altan@prizma.net.tr

