|
Boza
Bazı sabahlar havalar günlük güneşlik olsa da, takvimler resmen kış aylarına girildiğini göstermede...
Kışın ağırlıklı simgesi günümüzde de soğukla kar beyazının, ev bacalarından tüten dumanlarla ilkbahara kadar sürecek bir gerdeğe girmesi olsa bile; vaktiyle geldiğini ilan ettiği kimliklerinden biri de, akşamın geç saatlerinde mahalle aralarından yankılanan uzunca bir sesti:
- Boozaaa...
***
Bugünkü genç kuşaklar arasında, hiç boza tatmamışlar çoğunlukta olsa bile, orada burada yine rastlanmakta şişelerde satılan bozaya...
Ancak gerçek şu ki, artık boza da, bozacılar da kış gecelerinin dışına süpürülmekte; tıpkı yine vaktiyle evlere telgraf getiren postacılar gibi...
***
Evliya Çelebi'nin yazdıklarına bakılırsa; o dönemlerde, yani bundan 350 yıl önce İstanbul'da 300'den fazla boza imalathanesi varmış ve buralarda çalışanların sayısı da, 1000 kişiyi aşkınmış.
O imalathaneler arasında Vefa bozasının ünü, günümüze kadar sürmüş durumda...
***
İnsan bazen düşünüyor, bozanın tarihiyle, Türk siyasal tarihini karşılaştırmak; acaba 2 yıl sonraki Cumhurbaşkanlığı seçimleri için, yüreğinde gizli bir adaylık hırsı büyütenlere, bir yarar sağlar mı, diye...
***
Böyle bir adaylık konusu, kış akşamlarında mahalle aralarından yükselen "Boozaaa" sesleri dönemine rastlasaydı; 2 yıl sonraki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine en uygun aday kim olurdu?
Herhalde bozacılar olmazdı...
Neden bozacılar olmazdı; "vatanı ve milletiyle devletin bölünmez bütünlüğü"ne göre; devletin bütünlüğü içinde, bozacılar da milletin bir evladı değil miydi?
Evet ama, olamazdı işte...
Olamazdı, çünkü Hazine'den geçinmeli takımından değildiler... Ve Hazine'den geçinmeliler takımı, bozacılara göre çok daha bilgili ve donanımlıydılar.
***
Örneğin bozacılar, "devlet"in tanımını yapmaktan da yoksundular; Fahri Celâl'in bir öyküsüyle, Haldun Taner'in bir öyküsünü; imzalarına bakmadan, 5-10 satır okumakla, birbirinden ayırıverme yeteneğinden de...
Gerçi Hazine'den geçinmelilerin iri kıyımları da; ne bozanın nasıl yapıldığını, ne de tarihini hiç merak etmemişlerdi... Ama vatanı da, milleti de kesinkes ki, bozacılardan daha çok seviyorlardı. Onların da özelliği, boza satarak geçinmek değil; vatanı ve milleti herkesten daha çok severek geçinmekti.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, akıllarından adaylık geçirmek de onların hakkıydı o nedenle...
***
Vaktiyle boza içenlere, sanki Nâzım Hikmet'i, yahut Necip Fazıl'ı okuyormuşçasına, kötü gözle bakıldığı da olmuştu...
Hatta İstanbul'da içki içmenin yasaklandığı dönemlerde, meyhanelerle birlikte bozahaneler de kapatılmıştı.
Bozanın da içkiden sayılmasının nedeni, fermante olmasından ötürüydü.
***
Özellikle Türkiye'de darıdan yapılıyordu boza...
Darı öğütülüyor, kepeği çıkarıldıktan sonra önce kavruluyor, sonra da kazanlarda az su ile uzun süre pişiriliyordu.
Sonunda koyu bir sıvı birikiyordu kazanlarda. O koyu sıvı da eleklerden geçirilerek daha çok özleştiriliyordu.
Ve içine maya olarak ya eski boza, ya da ekmek mayası katılıyor ve serin bir yere bırakılıyordu.
Bozanın öz yapısı, iyice gelişiyordu orada...
Arkasından içine az ölçüde şeker, yahut pekmez konarak, bir miktarı münasip ekşitiliyordu.
Ve üstüne de tarçın serpilerek, tuzsuz sarı leblebiyle içiliyordu.
***
Devlet yönetmek -ki Türkiye'de Hazine'den geçinenler "devlet", Hazine'den geçinmeyenler "millet" sayılıyordu-, boza yapmaya benzemiyordu.
Malatya'da, evlerde musluklardan akan sulara lağımlar karışıp da, binler kişi ishal olunca; ishal olanlar ve olmayanlar diye, milletin bölünme tehlikesi baş gösteriyordu.
Durumu ya nutuk söyleyerek düzeltmek gerekiyordu, ya da ishali bir asayiş sorunu olarak değerlendirip, yerinde infazlara göz yummaya başlamak...
***
Kaldı ki Türkiye'yi bölmek isteyenlerin bir oyunu da olabilirdi Malatya'daki ishal salgını...
Trafik kazalarında saat başı bir vatandaşın ölmesi kimin işine yarıyordu; elbet de Kopenhag kriterlerine karşı teslim bayrağı çekmiş olanların işine...
Sanki dış düşmanların sözüne uyulursa, trafik kazalarında ölenlerin sayısı azalacakmış gibi...
***
Boza yapmaya benzemiyordu devlet yönetimi... Kış akşamlarında mahalle aralarında "Boozaaa" diye bağıra bağıra dolaşanların, ne alt kimlikten haberleri vardı, ne üst kimlikten...
Biz kimdik, bozacılar bunu bilmiyorlardı.
Onlara kimliklerini sorduğunda:
- Biz bozacıyız, diyorlardı.
Oysa onların olsa olsa alt kimliği bozacılıktı, üst kimliği Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktı; her ne kadar Cumhurbaşkanlığı için adaylıkları olası görülmese de...
***
Bir iddiaya göre Türk olmak; bir üst kimlik değil, hukuksal bir kimlikti. Bozacı da Türktü, şıracı da, nalbant da, semerci de...
Her ne kadar hukuksal kimliği Türk olan semercilerin de, tıpkı bozacılar gibi; meslekleri tarihe karışmaya başlayınca, geçinmek için siyasal bir parti lideri olmaları, asla düşünülemese de...
Nasıl ki, emekli bir militerin de, daha iyi geçinmek için; ülkenin güvenliğini düşünmek yerine, semerciliğe sıvanması düşünülemezse...
***
İstanbul'da 1 milyon kaçak yapının bulunması, bir güvenlik sorunu değildi. O nedenle de İncirlik askeri hava üssü, ilgilenme olanağını duymuyordu İstanbul'daki kaçak yapılarla; şimdiye dek bunu sadece bozacılar değil, imamlar bile dert edinmemişti.
Oysa Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda, bozacılar da önce vatanını düşünmeliydiler, imamlar da...
***
Kış akşamlarında mahalle aralarından yükselen "boozaaa" sesleri silinip kayboldu...
"Uzay çağı"nın dünyayı hızla değiştiren rüzgârları önünde, kim bilir daha neler ve neler kaybolacak...
c.altan@prizma.net.tr
|
|